3 Eylül 2009 Perşembe

şeyhbızınlarda kış hazırlığı vs

TİCARET VE SOSYAL HAYAT:
Şeyhbızınlar'ın ticari uğraşıları, çadırlardan evlere yerleşmeleriyle başlar. Yerleşik hayatla birlikte ihtiyaç duydukları bazı gereksinimleri karşılamak için ticaret yapmaya başladılar. Önceleri deve kervanlarıyla Tuz Gölü'nden tuz alıp Çubuk ve Çankırı'ya götürür, satarlardı. Dönüşte oradan evlerinin damlarını örtmek için balta işi çam ağacı ve kirişleri, kadın giyim eşyaları kutık ve keve ile kölöşk denilen ayakkabılardan getirirlerdi.
Yeniceli Kavo ve Melle Husen, bahsedilen ticarette önemli kişilerdi. Kavo, deve kervanıyla Tuz Gölü'nden tuz alır, Çubuk'a götürüp satardı. Kurtuluş Savaşı yıllarında, tesadüfen Gölbaşı yakınlarında Mustafa Kemal'le karşılaşır ve kendilerini pilav sofralarına davet eder, sohbet eder. Bundan sonra ordunun ihtiyacı olan tuzu, Kavo karşılamaya başlamıştır. Tuz ticareti son yıllara kadar devam etmiştir. At arabası çıktıktan sonra Tuz Gölü'nden iri tuzlar(xway gırz) getirmeye başladılar. Kendi ihtiyaçlarından fazlasını ihtiyacı olana satarlardı. Iri tuzu desterlerle öğütüp ince hale getirirlerdi.
80-100 kg tartan el kantarları ve iki kefeli terazileri tartı aracı olarak kullanırlardı. Çoğunlukla kilogram yerine okkayı kullanırlardı. El kantarlarında kilogramın yanında okkayı da bulundururlardı.
Özköyler(höze), Nevşehirliler'le de alışveriş yaparlardı. Nevşehir'e tuluk peyniri, çökelek götürür; yerine pekmez, siyah kuru üzüm, kuru kayısı, erik kurusu getirirlerdi. Aralarındaki bu ticaret dolayısıyla pekçok Nevşehirli ile tanıştılar, dostluklar kurdular. Nevşehir'e Nevşar derler.
Haymanalı Şeyhbızınların ticaret yaptıkları bir diğer şehir de Gaziantep idi. Antepliler Haymana’ya, başta teneke ağda olmak üzere torba sabunu, Antep kilimi, zeytin yağı getirir, harmana kadar veresiye satarlardı.
Veresiye denilince Haymanalı Şeyhbızınlarda üç müddet akla gelirdi; tiftik zamanı(Nisan ayı), kuzu satım zamanı (Haziran ayı), harman zamanı(Ağustos ayı).
Emirdağlı seyyar satıcılar de kuru yemişle birlikte çeşitli ev eşyası, iğne-iplikten her türlü eşya satışını yaparlardı. Çerçi adını verdikleri bu seyyar satıcılara, aldıkları mal karşılığında yün, çorap ve çul eskileri verirlerdi.
Güdüllüler ise Haymana'nın köylerinde, başta fındık olmak üzere hurma ve diğer kuru yemişlerin satışını yaparlardı. Bu köylerden ise tiftik satın alırlardı. Köy halkından bazıları, bazen Güdüllüler'in At Pazarı'ndaki dükkanlarına tiftiği götürüp orada onlara satarlardı.
Şeyhbızınlar, At Pazarı'na Bazare Bane yani Üst Pazar derler. Eskiden Üst Pazarı'n altında Koyun Pazarı, şimdiki Altındağ Belediye Sarayı'nın bulunduğu yerde de Samanpazarı bulunmaktaydı. Samanpazarı aynı zamanda dönemin idam hükümlülerinin infaz yeriydi.
Haymana’nın Şeyhbızın köylüleri, özellikle tereyağlarını At Pazarı'nda, özel müşterilerine parekende olarak satarlardı. Bu ticaret nedeniyle köyden çoğu aile Hisar'daki Kayabaşı Mahallesi'ne yerleşti. Böylelikle 1914 Cihan Harbi'nden sonra Ankara'ya Erzurum Oltu, Narman ve Bayburt'tan göçedip Hisar çevresine yerleşen Şeyhbızınlarla haşir neşir oldular. Aralarında hısım akrabalıklar meydana geldi. Haymanalı Şeyhbızınlar, Erzurum ve Bayburt Şeyhbızınlarına Cell derler. Celler, kısa zamanda Ankara iş ve ticaret hayatında yerlerini aldılar; mülk inşaatına başladılar, Hisar'daki tarihi evlere sahip oldular. Hisar, Yenidoğan, Altındağ semtlerinde işyerleri, özellikle kıraathaneler açtılar. Ayrıca at ticareti yaptılar. Haymana köylerinin at ihtiyacını karşıladılar. Bu Şeyhbızınlar'dan, Ankara ve Türkiye genelinde ismi duyulan ünlü şahsiyetler çıkmıştır.
Celler, hoş sohbet ve cana yakın insanlardı. Düğünleri bir kültür hazinesiydi. Davul-zurna eşliğinde genç kız ve erkeklerin oynadıkları halaylar, Erzurum bar oyunları, hepsi ayrı bir güzellikteydi.
Celler'den, Yalvaçlı Şemsi Efendi Konya'dan çeşit çeşit ayakkabılar, yemeniler, terlikler getirir, köylerde satardı. Daha sonraları Antep'in duvar halılarını ve karyola örtülerini getirip satmaya başladı. Kendisi adeta bu yöreden biri olmuş, köy halkı ile dostluklar, ahbaplıklar kurmuştu.
Şeyhbızınlar, Antep ağdasını çok sevdiklerinden bunun ticaretini yapmaya başladılar. Antep'in Kilis ilçesinden satmak üzere ağda almaya giderlerdi. Bir tenekede 28 kg ağda bulunuyordu. Satışlar hep teneke hesabı ile ve veresiye yapılırdı.
Nevşehir ve Kaman'dan koyun, keçi tulukları içinde pekmez gelirdi köye. Nevşehir ve Kamanlı pekmez satıcılarının, köy odalarında, köy halkıyla yaptıkları pekmezli un helvası şölenlerinin bahsi hala yapılmaktadır. Nevşehirliler, sattıkları ürünler değişse de, Yenice'de ticaret yapmaya devam etmektedirler. Son yıllarda şehirlerinde yetiştirdikleri patatesi Yenice'de pazarlamaktadırlar.
Bu arada geçmişte Şeyhbızınlı(Yenice) nahiyesine bağlı, şimdi Kulu ilçesi sınırlarındaki Yaraşlı köyünden de bahsetmek gerekir.Yaraşlılılar, Karacadağ eteklerindeki bir mağara ağzından köylerine inen dere suyu ile pekçok meyve ve sebze bahçesi yetiştirdiler. Bu dereye Yaraşlılar Kız Fatma derler. Günümüzde bu derenin suyu köyün içme suyu olarak değerlendirilmektedir. Bu bahçelerden hariç üzüm bağları da meydana getirdiler. Işte Yaraşlılar, bu bağlardan elde ettikleri siyah ve beyaz üzümleri pekçok köye getirip satarlardı. Üzümleri, tam buğday hasadı zamanı olgunlaşırdı. Üzümleri buğdayla ikili birli satarlardı. Yani iki baş üzüme bir baş buğday veriliyordu. Birkaç avuç buğdaya bir kalbur(gözer) üzüm alıyorlardı.
Bütün bu malları satan seyyar satıcılar(çerçiler); merkep, at, katır, at arabasıyla mallarını getirip satarlardı. Çerçiler, köyün içini dolaşıp mallarını satarken; "üzüm var!.. Leblebi var!.. Keçiboynuzu var!.. Yünlen, çorap eskisiylen!.." diye bağırırlardı. Köyde kaldıklarında, "köy odalarında" misafir edilirlerdi. Daha önceki bölümlerde bahsedildiği gibi misafirlerin yemeleri, içmeleri ve hayvanlarının yemleri oda sahibi tarafından karşılanırdı. Bu yüzden, bu esnaflarla köy halkı arasında uzun yıllar devam eden ahbaplıklar meydana gelmiştir.
Köylerde bakkalcılık, ilk zamanlarda at arabası olmadığından eşekle bakkal öteberisinin Ankara'dan alınıp getirilmesi ve köylerde satışının yapılması ile başladı. Bakkallarda gıda maddelerinden helva, reçel, şeker-fıstık, leblebi, çekirdeksiz üzüm başta olmak üzere pekçok ürün satılırdı. Müşterilerden, sattıklarına karşılık para, yün ve buğday alırlardı. Manavlarda ise sebze olarak ekseriya siyah turp, havuç, lahana; meyve olarak da ayva satılırdı. Bunlar çoğunlukla un ve bulgur karşılığında satış yaparlardı.
Bakkallar, Mayıs ayının sonlarında geceleri eşeklerine lokum, incir, şeker, fıstık yükleyip davar sürülerinin olduğu mıntıkalara giderlerdi. Yün karşılığında bu ürünleri satar, sabahleyin geri dönerlerdi.
1950'li yıllardan itibaren köylerde kahvehaneler çoğaldı. Kahveciler, ellilik paketler halinde, kendi adlarına bastırılmış ve karne adı verilen mankalar kullanırlar. Karneleri ya peşin, ya da harmana kadar veresiye satarlardı.
Bakkal ve kahveciler alacaklarını harman zamanı buğday olarak tahsil ederlerdi. Alacaklı esnaflar, borçlunun, tınasını savurup tecini daha meydana getirmeden, başına üşüşürlerdi. Bu sırada çok ilginç durumlar da meydana gelirdi. Borçlu çiftçi bazen buğday tecini olduğu gibi alacaklıya bırakıp kurtulur, alacaklılar buğdayı kapışır, birbirleriyle kavgalar bile ederlerdi.
Hayvan Ticareti:
Öteden beri Şeyhbızınlar, koyun, keçi, sığır ve deve beslemekle uğraş verdiklerinden ticari uğraşıları da hayvancılığa dayanıyordu. Özellikle erkek davar alım-satımı yaparlardı. Önceden de bahsettiğimiz gibi kuzuların erkeğini kesim için satmaz, bunlardan erkek davar sürüsü(yöz) meydana getirir, ya da yöz ticareti ile uğraşanlara satarlardı. Yöz sahipleri, yöz mevsimi çıkar çıkmaz yözlerini İstanbul'a kesime götürürlerdi. Sonraki yıllarda Eskişehir'den erkek davar alıcıları çıktı. Maciroğulları'ndan Kasap Abdullah, Çerkez Sami Çağlar ve oğlu İsmail Saim Çağlar bu tüccarlardandır.
İstanbul'a önceleri davarı yayan olarak götürürlerdi. Yirmi sekiz ya da otuz günde İstanbul'da olurlardı. Sütlüce'deki borsada satışını yaparlardı. Borsanın hayvan kısmına payimal derlerdi.
Daha sonraları yöreden davar alım-satımını yapan tüccarlar da ortaya çıktı. Şeyhbızınlar bu tüccarlara canbaz derler. Haymanalı canbazlar çevre illerden de, özellikle erkek davar alımını yaparlardı. Çok itimad uyandırmışlardı. Mütemed kişilerdi. Yozgat, Boğazlayan, Yerköy, Çiçekdağ, Afyon-Emirdağ gibi yerlerden yöz satın alırlar, güze doğru İstanbul'da kesime verirlerdi. Satış karşılığında kazandıkları paranın karını alır, geri kalanını yözünü aldıkları kişilere verirlerdi. Şeyhbızın canbazları, İçel'in Zilifke(Silifke) ormanlarında yetişen kara kıl keçisini de satın alırlardı. Bu keçiye Bızını İçeli yani İçel keçisi derler. Bu keçinin dişisini köyde ve çevre köylerde damızlık olarak satar, erkeğini ise sonbahara kadar yayar, sonbaharda İstanbul'a kesime verirlerdi. İstanbul'da erkek kıl keçisini özellikle Arnavut kasaplar alırdı. Daha önce de bahsettiğimiz gibi erkek kıl keçisi sürüsüne çül derler.
Canbazlar her zaman kar etmezler, bazen de zarar ederlerdi. Bu durumda zararı, davarını aldıkları kişi karşılardı. Maksat, davarlarını değer fiyattan alıp İstanbul gibi bir yerde pazarlayan canbazların varlıklarını sürdürmeleriydi. Öyle ya, kim davarlarını Boğazlayan, Çiçekdağ, Yerköy gibi yerden alıp İstanbul'da götürecek, satacak ve parasını peşince gelip ödeyecek... Kim Silifke'nin keçisini getirecek de Haymana ya da İstanbul'da pazarlayacak...
Kuzu kesimi olmadığını daha önce belirtmiştik. Ancak 1940'lı yıllarda Ankara'dan köylere gelen kasaplar, yetişmiş erkek kuzuların alımını yaptılar. Kasaplara kuzular tek olarak değil, çift olarak verilirdi. Kasaplar almak istedikleri kuzu sürüsünün zayıflarını ayırır, almazlardı. Şeyhbızınlar, davarın zayıflarına izbent derler. Bundan sonra canbazlar Haziran ayında erkek kuzu alım-satımını da yapmaya başladılar. Aldıkları kuzuları yayan Ankara'ya götürür, kesim yapanlara satarlardı. Kuzuyu sattıktan sonra kuzu sahibine parasını öderlerdi. Zamanla canbazlar yalnız köyün değil, çevre köylerin de kuzularını satın alarak kamyonlarla başta Ankara olmak üzere İstanbul, Eskişehir, Bursa ve İzmir'e götürüp kesime vermeye başladılar.
Canbazlar ayrıca Ağustos ayında çevre köylerden yaşlı koyun satın alarak Eskişehir'de, pancar tarlalarında pancar yaprakları yedirerek yaydırır, kışa doğru İstanbul'a götürüp satışa arzederlerdi.
Bu şekilde hayvan ticareti yaygınlaştı. Sığır, dana alım-satımı da başladı.
EKONOMİ:
1-Hayvancılık:
Şeyhbızınların uzun yıllar temel gelir kaynağı hayvancılıktı. Siyah kıl keçisi, koyun, sığır ve deve besler; deve ile öküzü taşımacılıkta kullanırlardı. Kışın kuytu yerlere taşınır, baharla birlikte yaylalara çıkarlardı. Bu hal Haymana yaylasına geldikten sonra da devam etti.
Hayvanların etinden, sütünden, kılından, yününden ve derisinden yararlanırlardı. Eti yiyecek olarak yer, artanı kış mevsimi için kuruturl ardı. Kıl keçisinin kılından çadırlarını dokurlardı. Siyah, mor koyunun yününü eğiyip dokuyarak şal-şepık yapar, giyerlerdi. Sütlerinden çeşit çeşit yiyecek ve içecekler yaparlardı; peynir, yağ, çökelek, yoğurt...
Süt Ürünleri:
Koyun sütünden yaptıkları yoğurtları meşhurdur. Süt sağılıp süzüldükten sonra bir tencerede kaynatılır. Kabardıktan sonra indirilir. Ilık hale gelene kadar bekletilir. Ilık iken kenarından biraz yoğurt katılır. Tencerenin altı ve her yanı bezle örtülür. Beş altı saat sonra yoğurt olur. Meydana gelen yoğurt eğer yayığa konulur ve üzerine de çok su ilave edilip bir müddet çalkalanırsa, yağı ayrışır. Sütün süzülebileceği bir bezden yapılan durandan süzülerek yağ ayranından ayrılır. Bu yağ eğer inek sütünden ise sapsarı, koyun sütünden ise bembeyaz olur ve run-ı meşk(yayık yağı) adını alır.
Son yıllarda süt, makinelerde çekilerek çik denilen kremasından ayrılmaktadır. Bu krema daha sonra belli kaplarda tuzlanmakta, sonbaharda havalar soğuyunca soğuk su ile iyice hamur gibi yoğrularak ayranından yıkanmakta ve runı çik denilen yağ elde edilmektedir. Run-ı çik, ateşte eritilir ve iyi çökelek kısmı dibe çökene kadar kaynatılır. Sonra ateşin üzerinden indirilir ve biraz bekletilir. Sonra yavaş yavaş yağ kısmı başka bir kaba boşaltılır. Bir müddet sonra yağ katı ve sarı bir renk alır. Bu yağa da runı hiz denilir.
Süt makinesinden çekilen süt ateşin üzerinde ısıtılıp ılıklaşana kadar bekletilir. Sonra içine biraz peynir mayası atılır. Beklemeye koyulur, durandan süzülür. Duranda kalan çökelek(turak) tejen denilen koyun ve keçi tulumlarına konulur. Bir ay kadar bekletildikten sonra bir leğene boşaltılır, hafifçe tuzlanır. Daha sonra koyun veya keçi tuluklarına ya da silindir şeklindeki naylon bidonlara(tume) iyice sıkıştırılarak ve bastırılarak konulur. Kışa doğru açılıp yenilmeye başlanır.
Yoğurttan ayrıca turak-ı nerm dedikleri bir çeşit çökelek de yaparlar. Bu çökelek çok nefis olur.
Sütten salamura peynirini de yaparlar.
Diğer Hayvansal Ürünler:
Koyunun kuzusu da önemli bir gelir kaynağı idi. Geçmişte kuzunun sadece erkeğini satar, dişisini damızlık olarak bırakırlardı. Şimdi ise dişisini de satıyorlar.
Sonbahar mevsimi gelince sürüdeki yaşlı koyunlar seçilip satılırdı. Yaşlı koyunları satın alan kişi, bu koyunları pancar sökümünde pancar tarlalarına götürür, pancar(pelçım) yapraklarıyla besler, yılbaşına doğru kasaplık olarak kesimhanelerde satardı.
Koyunun yapağı yününden de yararlanırlardı. Yünleri yatak-yorganda kullanır, ayrıca mefruşat fabrikalarına hammadde olarak satarlardı.
Köylüler için koyunun dışkısından elde edilen kerme tezeği önemli bir yakacak maddesiydi.
Tiftik, zamanında çok değerli bir üründü. Köylünün ekonomisinde yeri büyüktü. Öyleki şimdiki değerlere göre 2 kilo tiftikle 1 çuval toz şeker alınabiliyordu.
Keçinin eti de gelir kaynağı idi. Bilhassa sonbahar aylarında köydeki keçiler kasaplarca satın alınır, kesilip eti köyde satılırdı. Gün gelirdi ki kasaplarda toplam 40-50 keçinin kesilip etinin sarfedildiği olurdu.
Şeyhbızın köylerinde hemen hemen her ailenin bir sığırı var. Koyunun sütünden yaralanma süresi kısa idi; Mayıs'ta sağılmaya başlanır Ağustos'un onbeşinde sütten kesilirdi. Oysaki inek onbir ay gibi uzun bir müddet sağılır. Bu şekilde sığır besleyen aile katıksız kalmaz. Ayrıca sığırın bir buçuk-iki yaşındaki yavrusu(danası) satılır, paraya çevrilir, böylelikle de aile gelirine katkı sağlar. Geçmişte dananın erkeği satılmaz, öküz olarak çifte çubukta, taşıma işlerinde koşu olarak kullanılırdı. O zamanlar bir çift öküz bir traktöre bedeldi. Bir öküzü telef olan aile günlerce yas tutardı.
Sığırın derisi de çok değerli bir maldı. Derisinden özellikle yaz aylarında ayağa giyilmek için çarık yapılırdı. Çarık yaz aylarında iyi bir ayak giyimiydi.
Sığırın da gübresi tezek olarak kullanılırdı.
2-Tarım:
Tahıl, Şeybızınlar'ın ekonomilerinde önemli bir yer tutardı. Yakın zamana kadar bir ailenin 20 koyunu ile 50 dönüm ekili arazisi varsa; "durumu çok iyidir!" denirdi. 20 koyundan mandıraya, 45 gün süreyle hergün birer teneke süt satarlardı. 50 dönüm araziden de 1000 yarıma yakın buğday elde ederlerdi. 1974'te buğdayın 1 kilogramı 1 litre mazot fiyatındaydı. Ayrıca 20 koyundan en az 15 kuzu da satarlardı.
Buğdaydan ailenin senelik ununu, bulgurunu, yarmasını yaparlardı. Bulgur ve yarmayı kunduru-sert buğdaydan yaparlardı.
Kunduru buğdayını önce elerler ve temiz bol su ile yıkarlardı. Çayırlarda, temiz yerlerde bu buğdayı su ile birlikte büyük bakır kazanlara doldurup altına ateş verirler. Yakacak olarak kuru ve iri saman kullanırlardı. Buğday, hedik(dangu) haline gelince, bu hediği çayıra serdikleri çulların üzerine serpiştirirlerdi. Bir iki günde kurur, sonra sofra tablalarının üzerinde tane tane dikkatlice taş, toprak ve diğer artıklarından ayrıştırılır. Sadece buğdayı bırakılır. Bu buğdayı ya değirmene götürür bulgur yaparlar; ya da evlerde dester dedikleri yassı, daire şeklindeki sert ve üst üste gezdirilen iki taştan meydana gelen el değirmenlerinde bulgur haline getirirlerdi. Komşular desterlerle yardımlaşarak bulgurlarını öğütürlerdi. Desterlerle öğütme işine geliyar denir. Desterlerle ayrıca iri tuzu ve çamaşır kilini de öğütürlerdi.
Buğday bulguru öğütülmeden önce su ile ıslatılır. Öğütüldükten sonra ise çulların üzerine güneşte kuruması için serilir. Rüzgarda savrularak kepeğinden ayrıştırılır, böylelikle iri ve ince bulgur(novıjk) ele geçer. Bulgurun ince kepeği(ardık), novıjkigrık denilen bir çeşit sulu köftede kullanılırdı.
Kunduru buğdaydan yapılan yarma(dan) şu şekilde yapılırdı:Içi oval biçimde oyulmuş küp şeklindeki karadaştan yapılan çalıglara yıkanmış ve temizlenmiş buğdayı su ile ıslatıp koyarlar. Ellerinde tokmak(mekut) bulunan karşılıklı iki kişi, sıra ile çalıgdaki buğdayı tokmakla döverler. Buğday tanelerinin ince dış zarları soyulana kadar dövme işi devam eder. Sonra bir çulun üzerine, güneşe serilir. Kuruduktan sonra toplanır ve torbalara konulur.
Yarmadan sütlü ve yoğurtlu çorbalar yapılır. Özellikle Muharrem ayında yapılan aşurelerin temel maddesi idi.
15 cm kalınlığında, 20 cm uzunluğunda, yuvarlak çam ağacı parçası tam ortadan delinir. Sopa uzunluğunda ve biraz kalınca bir ağaç o deliğe takılır. Buna mekut(tokmak) denir, buğday dövme aletidir. Bazı yerlerde tokmakla, turşulara konulmak üzere, sokularda sarımsak da dövülmektedir.
Şeyhbızınlar, buğday dışında mercimek ve burçak da ekerlerdi. Son yıllarda kimyon ekimi de yapılmaktadır. Kimyon, buğdaydan sonra günümüz çiftçileri için önemli bir gelir kaynağıdır.
Burçağı öküzlerin kışlık yem ihtiyacı için, yeşil mercimeği ise yemeklerde kullanmak üzere ekerlerdi. Yeşil mercimeği, özellikle aşı zımıstan dedikleri kış çorbalarında ve meşhur tereyağlı kurt pilavında kullanırlar. Ayrıca dangu denilen hedikte de kullanırlar.
Meyve ve Sebzecilik:
Şeyhbızınlar, meyve bahçelerine bağ derler. Haymana’nın önceki sakinlerinin meyvacılığa çok önem verdikleri, geride bıraktıklarından anlaşılmaktadır. Şeyhbızınlar, burada hazır buldukları bağ ve bahçelere sahip çıkmışlar, muhafaza etmişlerdir. Yerlerinde bağ ve bahçe olmamasına rağmen günümüzde hala eski adları ile anılan yerler vardır: Bağe Hesıko, Bağe Melle Harpış gibi.
Şeyhbızınlar, meyveciliğe çok önem verdikleri halde üzüm bağlarını hiç önemsememişler, hatta mevcutları da korumamışlar, tahrip etmişlerdir. Cumhuriyetin ilk yıllarında köyün karşısında devlet teşviği ile her aileye dağıtılan arazilerde üzüm bağları meydana getirilmiş, bu bağlar çok güzel yetişmesine rağmen kasıtlı olarak davar sürüleri koyuverilmek suretiyle tahrip edilmiştir. Bunun sebebi, zannımızca şarabın hammadesinin üzüm olması ve şarabın İslam'da haram olmasıdır. Şeyhbızınlar arasında şu söz meşhurdur:"Kurmanca pez, Fılleho rez yani Kürde davar, Ermeniye bağ(üzüm)"
Şeyhbızınlar bilhassa zerdali yetiştiriciliği yapmışlardır. Önceleri çörtük dedikleri ahlat bahçeleri kurmuşlar.
Harım, meyve bahçesi anlamında kullanılırdı. Ayrıca bustan dedikleri sebze bahçelerinde soğan, patates, fasülye, mısır, besi kabağı, ayçiceği, havuç gibi sebzeler yetiştirip satarlardı.

BESLENME-YEMEKLER:
Şeyhbızınlar, hayvancılıkla uğraştıklarından besinleri çoğunlukla hayvansal ürünlere dayanıyordu. Bolca et, süt ve sütten elde ettikleri ürünleri yerlerdi. Yoğurdun en güzelini yaparlardı. Yaptıkları yoğurdun kaymağı, yayık yağı insana ayrı bir lezzet verirdi. Yayık yağını yufka ekmekle dürüm yapıp yerlerdi.
Et Yemekleri:
Eti kemiğinden uzun bir şekilde sıyırarak ayırırlardı. Bu şekildeki ete risığ derlerdi. Risığ, ekmek sacının ya da ocağın koru üzerine konularak közlenir. Buna guşt-ı bırşiağ derler.
Et, ufak ufak kemikli doğranarak yağda kavrulur ve kavurma yapılır. Buna da guşt-ı kevriağ derler.
Bir de eti önce yağda kavurur, sonra üzerine sıcak su koyarak kaynatırlar. Bu yemeğe ise yani derler.
Eti iri iri parçalayıp kaynar suya atarlar ve kaynamaya bırakırlar. Buna da vesile yani haşlama derler.
Yazın, etin fazlasını önceleri et satışı olmadığından kışlık et ihtiyaçları için kuruturlardı. Yağsız, kemiksiz et güneşte tuzlanarak kurutulurdu. Kışın bu etin yenmesi enfes olurdu.
Sebze ve Meyve Yemekleri:
Şeyhbızınlar, yerleşik hayata geçtikten sonra sebze ve meyve bahçeleri edindiler. Çeşitli meyve, özellikle zerdali kurusundan hoşaf yaptılar. Meyveyi bolca tükettiler. En çok da soğan, patates, turp ve havuç yerlerdi. Halen de öyledir.
Fasülyenin taze ve kurusunun yemeğini yaparlardı. Taze fasülye yemeği üzerine sarımsaklı yoğurt dökerek bir çeşit yemek yaparlardı. Taze fasülyeyi ayrıca kış için kuruturlardı.
Besi kabuğu adını verdikleri sert ve kalın kabuklu kabağın da yemeğini yaparlardı. Bu yemeğe yeşil mercimek ve bulgur katarak elde ettikleri çorbası leziz olurdu. Ayrıca kabağın kabuğunu soyar, içini temizler, kabak kısmını dilim eder, güneşte kuruturlardı. Kışın buna nohut katarak yemeğini yaparlardı. Besi kabağının mercimekli yoğurtlu çorbasını da yaparlardı.
Kırmızı pancarın turşusunu kurarlardı. Bu pancarın ayrıca yemeğini de yaparlardı. Kırmızı pancarı önce kaynatır, patates gibi dilim dilim yapar, geniş bir tepsiye yerleştirirlerdi. Üzerine yoğurt döker, onun da üstüne kızartılmış tereyağını döküp kaşıkla karıştırırlardı. Kırmızı pancarın yapraklarından da ıspanak gibi yemek yaparlardı.
Salatalığın cacığını, taze mısırın közlemesini yaparlar.
Kayısı ve bazı meyvelerin ezmesinin kurutulmasından elde edilen bastili suda iyice eritirlerdi. Üzerine tuzsuz yağı eriterek dökerler ve özellikle yemeklerden sonra içerlerdi. Aynı şekilde hazırlanan ekşi erik ezmesine söllör derler.
Siele dedikleri uzun ve geniş yapraklı bir bitkiden sarma yaparlar. Kıymalı pirinçle sarması yaptıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt döküp yerler.
Yaban pancarı(zılk) yaprağı ve salmanterığ dedikleri bir otu, ıspanak gibi pişirip üzerine sarımsaklı yoğurt döker ve yerler.
Kengiri çiğ olarak yedikleri gibi pişirerek yemeğini de yaparlar.
Şıng, çalekin, gülhundık, karakavığ ve cacık dedikleri kır otları ve sebzelerini toplar, çiğ olarak yerlerdi. Şıngdan yemek yapıp üzerine yoğurt dökerek yendikleri de olurdu. Hepılök, pijök(çiğdem), mekütök gibi bitkilerin toprakta olan yumrularını çiğ olarak yerler. Mekütök, tarlalarda, yumrusu toprakta fındık büyüklüğünde olurdu. Günümüzde, tarlalarda buna rastlanılmamaktadır.
Komkal yani kangal denilen dikenli bitkiyi baştan aşağı soyar ve yerlerdi. Hatta yemeğini bile yaparlardı.
Haşhaşa dedikleri gelinciği ve gulımange dedikleri bir bitkinin tohumlarını yerler.
Şeyhbızınların önemli bir gıda maddesi de mantar idi. Dağlarda pekçok sayıda mantar damarı vardır. Bu damarların öyle seneler olur ki, iki günde bir 10-15 kg mantar verdikleri olurdu. Damar mantarından çeşitli yemekler yaparlar. Mantarlı bulgur pilavı yaparlar. Mantarı yağda kavurarak üzerine sarımsaklı yoğurt dökerler. Yine yağda kavurarak üzerine yumurta kırarlar. Mantardan yaptıkları en lezzetli yiyecek ise içine tuz koyarak yapılan közlemesidir.
Mantarın bol olduğu yıllarda fazlasını ette olduğu gibi kuruturlar. Kurutulan mantarı kışın yemeklerde kullanırlar.
Bulgur Pilavı ve Yemekleri:
Haymanalı Şeyhbızınların en meşhur yemeği, mercimekli bulgur pilavıdır. Yapılışı şöyledir: Tencerede kaynayan suya mercimek katılarak bir müddet kaynatılır. Tuzu atılır. Sonra yavaş yavaş bulgur konulur. Bulgur ölçüsünü tespit etmek için sapı yukarıda olacak şekilde bir tahta kaşık suyun içinde dik tutulur. Kendiliğinden dik durana kadar bulgur ilavesine devam edilir. Bulgur pilavının suyu çekilene kadar ateşin üzerinde bekletilir. Pilav, özel tabağına harman(koni) şeklinde dökülür. Kızdırılmış tereyağı üzerinden itina ile dökülerek sofraya servis yapılır. Bu şekilde hazırlanan bulgur pilavı tahta kaşıkla yenilirdi. Bunun yanına ayran ve bir de kuru soğan konuldu mu yenilmesine doyum olmaz.
Bulgurun bulgur-ı guşt dedikleri etli pilavını ve mantarlı bulgur pilavını da yaparlardı.
Bulgurun mercimekli zımıstan-kış çorbasını da yaparlar. Yakın zamana kadar sabahları sonbahar ve kış mevsimlerinde, bu çorbadan yapıp içerlerdi. Çoğu zaman bu çorbayı, için ekmek doğruyarak içerlerdi.
Bulgurla, loku guşt dedikleri etli sulu köfte yaparlardı. Bunun için kemiksiz et dövülür, sinir ve damarları temizlenirdi. Sonra bulgurla iyice karıştırılır ve ceviz büyüklüğünde köfteler(lok) haline getirilirdi. Köfteler suda kaynatılır ve servis yapılırdı.
Ince bulgur(növıjk), biraz un ve dövülmüş sarımsakla karıştırılarak fındıktan biraz büyükçe top şeklinde köfte yapılır. Yağda kavrulur. Bu köfteye gırık derler.
Yarmadan(dan) ayranlı ve sütlü çorbalar yaparlar. Ilkbahar ve yaz mevsimlerinde yoğurtlu dan çorbası yaparak sabahları içerlerdi. Sütlü dan çorbasını, bazen nohut ve kara üzüm de katarak lezzetlendirirlerdi. Muharrem(Aşure) ayında sütlü aşure çorbası yaparak komşulara dağıtırlar. Şeyhbızınlar, Hz. Nuh(a.s.)'dan süregelen aşure geleneğini hala devam ettirmektedirler. Aşureyi, geçmişte bayram günlerinde de yaparlardı.
Unlu Yiyecekler:
Tandırda mayalı yufka ekmek yapılırken, hamurundan pek ince olmamak üzere açılır. Bir daire biçimi(totık) aldırtılır. Yarısına peynir ya da çökelek konularak diğer yarısı üzerine katlanır. Bu şekilde yarım daire biçimi alır. Sacda pişirilir ve tereyağı ile üzeri yağlanarak ayranla birlikte yenir. Buna pepıke rwin denilir. Yayık yağı ile yağlanırsa daha hoş olur. Içine birşey konulmadan ve katlanmadan yapılana da totıke rwin denilir.
Süt ile mayalı hamur yapılır. Hamura hiç su katılmaz. Bu hamura birkaç da yumurta karıştırılır. Hamur ekmek sacı büyüklüğünde ve kalınca açılır. Sacın içine konulur ve tandırda pişirilir. Yüzüne yağ da sürülür. Iyice pişmeden ekmek bıçağı ile çizilerek iki taraftan kesilir. Böylece kareler şeklinde çörekler elde edilir. Buna da pepıke naw sac denir.
Yumurta ile süt ve un karıştırılarak cıvık bir hamur elde edilir. Tavada kızarmış yağın içine bu cıvık hamurdan kaşıkla konularak pişirilir ve pepıke naw tawe elde edilir.
Tencerede eritilmiş bolca yağa, kaynar su katılır ve ateşte tahta kaşıkla karıştırılır. Bir süre sonra yavaş yavaş un katılır ve kaynamaya bırakılır. Böylece yoğurt cıvıklığında pelule adını verdikleri yemek meydana gelir.
Büyükçe bir tencereye süt konulur ve ateşte kaynatılır. Tahta kepçeyle karıştırılırken, kaynar vaziyetteki süte, yavaş yavaş un katılır ve karıştırılır. Böylelikle kaynamaya bırakılır. Unun sütün içine dağılmasına dikkat edilir ve yeteri kadar kaynatılır. Çorba kıvamına gelen bu yemeğe şirewe denir.
Su ve tuz konulmuş ateşin üzerindeki tencereye temizlenmiş yeşil mercimek konulur ve kaynatılır. Sonra, önceden geniş tavalarda kavrulmuş undan yavaş yavaş, karıştıra karıştıra katılır. Un karıştırılırken çorba cıvıklığında olmasına dikkat edilir. Biraz kaynamaya bırakılır. Meydana gelen mercimekli un çorbasına herle denilir.
Üzüm pekmezi, geniş ve dar olmayan tepsi şeklindeki bir kapta ocağın üzerine konulur. Ateşte kaynar duruma gelir gelmez içine biraz un karıştırılarak katılır. Kaynamaya bırakılır. Yoğurt kıvamına gelen bu tatlıya hesile denilir.
Yağda kavrulmuş unun üzüm pekmeziyle yoğrulması sonucu meydana gelen un helvasına helawi denilir.
Şeyhbızınların bir de hamurlu yemekleri vardı. Biraz katı yaptıkları hamuru, tabla dedikleri sofra tahtalarının üzerinde kalınca açarlar. 3 ile 4 cm eninde olacak şekilde, şeritler halinde bu hamuru keserler. Hamur şeritlerini üçer, dörder olarak üst üste koyup büyük bir hünerle, bıçakla ince ince keserler ve kuruturlar. Hewirbır dedikleri bu hamur ürününden değişik yemekler yaparlar.
Nohutu önceden haşlarlar. Büyükçe bir tencereye yeşil mercimek ve bolca su konularak biraz kaynatılır. Haşlanmış nohut üzerine katılır. Sonra hewirbırdan biraz ilave edilir. Kaynamaya devam ederken tavada yağ ile kavrulan kuru soğan, kırmızı biber katılır. Böylece manti dedikleri meşhur yemek meydana gelir.
Hevirbır, aynen makarna gibi suda pişirilir ve süzgeçten süzülür. Genişçe bir kaba konulur ve üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Kırmızı biberle eritilerek kızdırılmış tereyağı kaşıkla üzerine ilave edilir. Böylece hevir-ı sir yemeği yapılmış olur.
Şeritler halinde kesilen hamur, yandan da kesilerek küçük kareler meydana getirilir. Bu hamur karelerin içine sucuk ya da pastırma konulur ve dört köşesinden içe doğru katlanır, bohça şeklinde yapıştırılır. Suda kaynatılır, süzekle süzülür. Genişçe bir tepsiye konulur, üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Yoğurdun üzerine de kara ve kırmızı biberle kızdırılmış tereyağı kaşıkla gezdirilerek dökülür. Bu yemeğe de sun böreği denilir.
Hamur, sofra tablası üzerinde iki elin içi ile ince tel kablosu şeklini alacak şekilde yuvarlanır. Güneşte kurutulur ve ufak ufak kırılır. Böylece böre dedikleri erişte meydana gelir.
Böre, kaynar suda haşlanmış olan yeşil mercimekle bol su ilave edilerek kaynatılır. Süzekte süzülür. Mercimekli bulgur pilavında olduğu gibi özel tabağına koni şekli verilerek konulur, üzerine kızdırılmış tereyağı dökülür.
Tencerede, soğan ile kırmızı toz biber yağda kavrulur ve üzerine su ilave edilerek ısıtılır. Tuz katılır. Genişçe bir kaba doğranmış yufka ekmeğin üzerine dökülür. Mırge dedikleri bu yemeği tavuk suyu ile de yaparlar.
Genişçe bir kaba doğranan yufka ekmeğin üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Kırmızı toz biberle kızdırılmış tereyağı, kaşıkla bunların üzerine konulur. Bu yemeğe de sir-ı mast derler.
Doğranmış yufka ekmeğe yoğurt konulur ve su ilave edilerek karıştırılır. Buna da nan-ı vılık derler.
Sir-ı mast ve nan-ı vılık sıcak yaz günlerinde öğle vakti yenilen yemeklerdendir.
Eritilmiş tereyağın içine yufka ekmek doğranarak çıngal dedikleri bir çeşit yiyecek hazırlarlardı. Doğranan ekmeği yağda kızartarak ise, nan-ı swer dedikleri yemeği hazırlarlardı.
Diğer Yemekler:
Bir de üzerine yumurta kırılarak yapılan yemekler vardır ki, bunlara mığleme denilir. Yağda kavrulmuş ya da pişmiş patates, sucuk, yumurta, domates gibi yiyeceklerin üzerine yumurta kırılarak mığleme çeşitleri yapılır.
Haşlanmış patates, haşlanmış yumurta ve kuru soğanı birlikte doğrarlar, karıştırırlar. Tuz ve zeytinyağı ilave ederek bir çeşit salata yaparlar.
Taze çökelek ile yayık yağını karıştırarak kuzu güdenlerin azığı olan çölıke rwin'i yaparlar.
Torba koyun yağı ile çiğ koyun sütünün karıştırılmasından kolemast dedikleri azığı yaparlardı. Bu azığı nadiren yaparlardı.
Ağdayı bir kapta ateşte eritir, içine tuzsuz tereyağı katıp yerlerdi.
Domatesini alıp doğrarlar, içine kuru soğan ve kırmızı biber katıp yufka ekmeği ve kaşıkla yerlerdi.
Yoğurdu yukarıda anlatıldığı gibi pekçok yemekte kullanırlar. Yeniceliler, yerli inek beslerlerdi. Bu inekler ise yaz mevsiminde sütten kesilirdi. Baharın ancak buzağılardı. Kışın yoğurtsuz kalmamak için yazdan, koyun yoğurdundan kışa ayırırlardı. Koyun yoğurdunu büyükçe bir kaba, özellikle emaye bakraçlara koyarlar, ince bir bez-tülbentle iyice suyunu alırlardı. Sonra iç yağını eriterek üzerine döküp, serin bir yerde muhafaza ederlerdi. Kış olunca kenarından alarak harcarlardı.
Geçmişte tabii olan herşey bol olduğu gibi keklik kuşu da çoktu. Köyün yakın kenarlarında bile yumurta yaparlardı. 15-20 yumurtası birden bulunurdu. Bu yumurtaları haşlayıp yerlerdi.

1 yorum:

Ali dedi ki...

ÇOK GÜZEL.YAZIYI GEÇMİŞ VEYA GÜNLÜK
YAŞAMI ANLATMASI BAKIMINDAN MÜTHİŞ.
SİZLERİ KUTLUYORUM.